FincanTV Logo - Sanat, Edebiyat ve Tarih İçerikleriFİNCANTV
Akademik Makaleler12 dk okuma

ERİKSON’UN PSİKOSOSYAL GELİŞİM KURAMIYLA DELİ DUMRUL GERÇEKTEN Mİ DELİ?

Armağan· 2 Temmuz 2026

Giriş

Dede Korkut Hikâyeleri Türk düşünce dünyasının kolektif hafızasını yansıtan metinler arasında özel bir yere sahiptir. Hikâyelerdeki karakterler, toplumun idealize ettiği kahraman tiplerini temsil ettikleri kadar, insanın içsel çatışmalarını, gelişim süreçlerini ve varoluşsal sorgulamalarını da simgeler. Bu çalışmada, Dede Korkut’un öne çıkan anlatılarından biri olan “Deli Dumrul” hikâyesi hem toplumsal normlar hem de Erikson’un “Psikososyal Gelişim Kuramı” çerçevesinde ele alınacaktır.

Amacımız, Dumrul’un deliliğini yalnızca dışsal eylemleri üzerinden değil, aynı zamanda bireysel gelişim sürecinin dinamikleri bağlamında çözümlemektir. Bu yöntemle, halk anlatılarının modern psikolojiyle nasıl kesiştiği ve bireyin davranışlarına dair nasıl çok katmanlı okumalar yapılabileceği ortaya konulmuştur.

Erik Erikson ve Psikososyal Gelişim Kuramı

20. yüzyılın en etkili gelişim psikologlarından biri olan Erik Homburger Erikson (1902–1994), psikoloji ve psikanaliz alanlarına kazandırdığı özgün bakış açısıyla tanınmaktadır. Alman kökenli Amerikalı bir psikanalist olan Erikson, kuramsal temelini Sigmund Freud’un psikanalitik yaklaşımından alsa da, bireyin gelişimini yalnızca çocukluk dönemiyle sınırlı tutmamış, yaşam boyu gelişim anlayışını benimseyerek Freud'dan ayrılmıştır.

Erikson’a göre (Gürses & Kılavuz, 2011, s. 155-160); insan, yalnızca biyolojik bir varlık değil; aynı zamanda toplumsal bağlam içinde şekillenen bir öznedir. Bu nedenle bireyin gelişim süreci hem içsel dinamiklerle hem de çevresel etkileşimlerle anlam kazanır. Bu yaklaşımıyla Freud’un “psikoseksüel gelişim kuramını dönüştürerek, kendi adıyla anılan “Psikososyal Gelişim Kuramını” ortaya koymuştur.

Erikson’un kuramı, insan yaşamını sekiz temel evreye ayırır ve her evrede birey, çözmesi gereken bir psikososyal krizle karşı karşıya gelir. Bu krizlerin niteliği, bireyin hem içsel dünyası hem de içinde bulunduğu sosyal çevre ile olan etkileşimi tarafından şekillendirilir. Başarıyla çözümlenen her evre, bireye yeni bir psikolojik güç kazandırır; ancak başarısızlık, sonraki evrelere aktarılabilecek gelişimsel sorunların da temelini oluşturur.(Gürses & Kılavuz, 2011, s. 155–156)

Kuramın merkezinde yer alan kavramlardan biri de kimliktir. Erikson’a göre sağlıklı bir kimlik duygusu geliştiremeyen birey, toplumsal ilişkilerde ve yaşam seçimlerinde istikrarsızlık yaşayabilir. Bu bağlamda onun sıklıkla alıntılanan sözlerinden biri, kuramının özünü yansıtır niteliktedir:

“İnsan varlığının toplumsal ormanında, bir kimlik duygusu olmadan hayatta olma hissi yoktur.”(Erikson)

Bu ifade, bireyin sadece fizyolojik olarak var olmasının yeterli olmadığını; kendini tanıması, anlamlandırması ve toplum içinde bir yer edinmesi gerektiğini açıkça ortaya koyar. Dolayısıyla Erikson’un yaklaşımı, yalnızca bireysel gelişimi açıklamakla kalmaz, aynı zamanda toplumsal yapının birey üzerindeki etkisini anlamak açısından da önemli bir teorik çerçeve sunar. (Elkind, 1978, s. 37-38)

Toplumsal Normlar Bağlamında Delilik ve Deli Dumrul Figürü

Toplumlar, düzenin korunabilmesi adına bireylerden belirli davranış kalıplarına uymalarını bekler. Bu kalıplar; ölçülülük, itaate yatkınlık, korku ve saygı gibi normatif davranış biçimleriyle çerçevelenir. Toplumun sınırlarını zorlayan, bu beklentilerin dışına çıkan bireyler ise çoğu zaman “deli” ya da “aykırı” olarak damgalanır. Bu bağlamda delilik, yalnızca psikiyatrik bir bozukluk değil; mevcut toplumsal yapıya yönelik sembolik bir tehdit olarak da görülür (Foucault 2000, s. 9 ).

Deli Dumrul hikâyesi, klasik tıbbi anlamda bir akıl hastalığına değil, tam da bu norm dışılık durumuna işaret eder. Dumrul’un sergilediği davranışlar, olağandışı kabul edilebilecek bazı unsurlar taşır:

● Mantık dışı cesaret gösterisi: Dumrul’un kendi yaptırdığı kuru bir köprüden geçenlerden haraç alması ve bu davranışıyla övünmesi, klasik anlamda “akıllı” bir tutumdan çok, meydan okuma eylemidir. Bu durum, akılla değil, kudretle tanımlanan bir kimlik arayışının dışavurumudur.

● Otoriteyi sorgulama: Dumrul, ölüm olgusunu temsil eden Azrail’e karşı çıkmakla kalmaz, doğrudan Tanrı’nın düzenine meydan okur. “Niçin sebepsiz can alırsın?” sorusu, ilahi düzeni sorgulayan bir bireyin sesidir. Toplumlar için bu tür bir sorgulama, çoğu zaman sınır aşımı olarak değerlendirilir.

● Ölüm korkusunun inkârı: Ölümle yüzleşmek insani bir gerçeklikken, Dumrul ölümden korkmaz; aksine onunla savaşmayı dener. Toplumun ölüm karşısında sergilediği saygılı ve kabullenici duruşun tam tersi bir tutum sergiler.

● Yaşamın anlamını sorgulama: Dumrul’un kriz anında içine yönelmesi, sevgi ve fedakârlıkla yüzleşmesi; yaşamın anlamına dair felsefi bir dönüşümün başlangıcına işaret eder. Bu sorgulama da ilk bakışta “anlamsız” ya da “delice” görülebilir

Tüm bu özellikler, Dumrul’un toplumun normal kabul ettiği sınırları aşmasını sağlar. Ancak burada önemli olan, Dumrul’un “deliliğinin” bir yıkım değil, bir dönüşüm sürecinin habercisi olmasıdır. Hikâyede delilik, karanlık değil; bilgelik yoluna çıkan ilk adımdır. Bu yönüyle Dumrul, toplumun “deli” olarak gördüğü ama dönüşen, gelişen ve sonunda olgunlaşan bir karaktere dönüşür.

Dumrul’un “Deliliği”: Güç Arayışı ve Normlara Direniş

Deli Dumrul’un anlatısında, karakterin “deli” olarak anılması, yalnızca mizahi veya alaycı bir lakap değil; onun toplumsal normlara, ahlaki yargılara ve kutsal otoriteye yönelttiği kapsamlı bir meydan okumanın sembolüdür. Bu bağlamda Dumrul’un davranışları hem bireysel güç arayışını hem de toplumla kurduğu çatışmalı ilişkiyi yansıtır.

İlk olarak Dumrul’un kendi yaptırdığı kuru köprüyü kullanarak insanlardan zorla para toplaması – geçenden de geçmeyenden de haraç alması – toplumsal ve ahlaki açıdan kabul edilemez bir eylemdir. Bu davranış yalnızca ekonomik bir çıkar arayışı değil, aynı zamanda bireysel egemenlik alanı kurma çabasıdır. Gücünü meşru bir zemine dayandırmadan uyguladığı bu baskı, onun ahlaki sınırları ihlal ettiğini gösterir. Bu tür eylemler, geleneksel toplum yapısında “deli cesareti” olarak adlandırılabilecek türdendir; çünkü bu tür cesaret, genellikle düşünceye değil, fevrî duyguya dayanır.

Dumrul’un “Bre Azrail dediğiniz ne kişidir?” diyerek Tanrı’nın takdirine meydan okuması, onu toplumun kutsal ve değişmez saydığı otoritelere karşı çıkan bir figür hâline getirir. Bu söylem yalnızca dinsel değerlere değil, aynı zamanda kutsal korkulara dayanan toplumsal düzenin kendisine de yöneltilmiş bir tehdittir. Tanrı’ya doğrudan seslenmek, kaderi sorgulamak ve ölüme karşı savaş açmak, geleneksel toplumda “akıl dışı” kabul edilen davranışlardır. Dolayısıyla Dumrul’un “deli” olarak anılması, sadece bireysel özelliklerinden değil, toplumun kolektif değer yargılarına ters düşmesinden kaynaklanır. Geleneksel toplum yapısında deli:

● Aklın sınırlarını zorlayan,

● Normları hiçe sayan,

● Kendisini haddinden fazla önemseyen,

kişidir. Dumrul’un karakterinde bu üç unsur da açıkça gözlemlenir. Onun deli olarak tanımlanması, bireysel psikolojik durumundan çok, toplumsal normlarla çatışmasının bir sonucudur (Foucault, 2000, s. 14-25).

Bu noktada Dumrul’un “deli” olarak etiketlenmesinin yalnızca toplumsal normlarla ilişkili bir dışlama mekanizması olmadığı; aynı zamanda bireyin içsel gelişim süreciyle de bağlantılı olduğu görülmektedir. Dumrul’un güç arayışı, otoriteyle çatışması ve ölüm karşısındaki tavrı, yalnızca toplumun değer yargılarına meydan okuyan davranışlar değil, aynı zamanda bireysel kimlik inşasının sancılı aşamalarına işaret eder. Bu nedenle Dumrul’un davranışlarını yalnızca toplumsal normlar üzerinden değil, bireyin yaşam boyu gelişimini ele alan psikolojik kuramlar aracılığıyla da değerlendirmek gerekmektedir. Bu bağlamda, Erik Erikson’un Psikososyal Gelişim Kuramı, Dumrul’un yaşadığı krizleri ve dönüşüm sürecini anlamlandırmak için işlevsel bir çerçeve sunmaktadır.

Erikson’un Psikososyal Gelişim Kuramı’ndaki 8 gelişim evresi (Elkind, 2019, s. 5–11)

Temel Güvene Karşı Güvensizlik (0-1 yaş)

→ Bebeklikte güven duygusu gelişir ya da güvensizlik oluşur.

Özerkliğe Karşı Utanç ve Kuşku (1-3 yaş)

→ Çocuk bağımsız hareket etmeyi öğrenir ya da utanıp çekilir.

Girişimciliğe Karşı Suçluluk (3-6 yaş)

→ Girişkenlik artar ya da yanlış yapmaktan korkar.

Başarıya Karşı Aşağılık Duygusu (6-12 yaş)

→ Çocuk kendini yeterli hissetmeyi öğrenir ya da yetersiz hisseder.

Kimliğe Karşı Rol Karmaşası (12-18 yaş)

→ “Ben kimim?” sorusuna cevap aranır; kimlik gelişir ya da belirsizleşir.

Yakınlığa Karşı Yalıtılmışlık (18-40 yaş)

→ Birey duygusal bağ kurar ya da yalnızlaşır.

Üretkenliğe Karşı Durgunluk (40-65 yaş)

→ Topluma katkı sağlanır ya da amaçsızlık hissedilir.

Benlik Bütünlüğüne Karşı Umutsuzluk (65 yaş ve sonrası)

→ Hayat anlamlı bulunur ya da pişmanlıkla umutsuzluk yaşanır (Elkind, 1978, s. 5-11)

Kimlik Arayışı ve Rol Karmaşası: Erikson’un Kuramı Işığında Deli Dumrul

Erik Erikson’un sekiz evreli Psikososyal Gelişim Kuramı’na göre birey, ergenlik döneminde (yaklaşık 12-18 yaş aralığında) “Kimliğe Karşı Rol Karmaşası” evresine girmektedir. Bu dönemde birey, kendine yönelttiği temel soru olan “Ben kimim?” sorusuna anlamlı bir yanıt arar. Kimlik inşası, bireyin değerlerini, inançlarını, hedeflerini ve toplumsal rollerini tanımlamasıyla gerçekleşir. Ancak bu süreçte birey rol karmaşası yaşarsa, toplumsal beklentiler ile kişisel arzular arasında çatışmalar baş gösterir.

Deli Dumrul’un sergilediği davranışlar, bu evrenin klasik bir örneğidir. Dumrul, kimliğini güç, cesaret ve korkusuzluk temelli bir anlatı üzerine inşa etmeye çalışır. Anlatıda yer alan, “Kuru bir çayın üstüne köprü yaptırmış, geçenden otuz akçe, geçmeyenden döve döve kırk akçe alırmış.” cümlesi, onun otorite kurma arzusunu açıkça ortaya koyar. Bu tür bir güç gösterisi, özünde rol karmaşasının dışavurumudur. Dumrul, toplum tarafından saygı görmek, güçlü ve korkusuz biri olarak tanınmak ister; ancak bu arzuların içsel bir kimlik bütünlüğü oluşturmaktan çok, dışa dönük ve onay arayan bir yapısı vardır.

Ayrıca Dumrul’un Tanrı’ya meydan okuması, onun benmerkezci yapısının bir uzantısıdır. Erikson’a göre rol karmaşası yaşayan bireylerde, kendi gücünü mutlaklaştırma ve sınırları aşma eğilimi görülebilir. (Elkind, 1978, s. 8-9).Dumrul’un ölüm karşısındaki meydan okuması da bu bağlamda değerlendirilebilir: O, kendi ölümlülüğünü inkâr ederek sınırsız ve üstün bir benlik kurma çabasındadır. Bu ise bireyin gerçek kimliğine ulaşmasını engelleyen bir yanılsamaya dönüşmektedir.

Bu yorumlar, Dumrul’un “deliliğinin” psikolojik bir gelişim süreci olarak okunabileceğini; onun bireysel çatışmalarının, toplumsal yargılardan bağımsız bir kimlik inşası denemesi olduğunu ortaya koymaktadır.

Kriz Anı: Azrail’le Yüzleşme – Dumrul’un Psikolojik Dönüşümü

Erikson’un kuramında her evre, bireyin karşılaştığı bir krizle tanımlanır. Bu krizler, gelişim için bir fırsat olduğu kadar, bireyin kendi benliğiyle yüzleşmesinin de bir yoludur. Deli Dumrul’un hikâyesinde bu kriz, Azrail’le yüzleşme sahnesinde belirginleşir. Dumrul ilk kez kendi dışındaki, mutlak ve kaçınılmaz bir gerçeklik olan ölümle karşı karşıya gelir. Bu an, onun için yalnızca fiziksel bir tehdit değil, aynı zamanda psikolojik bir çöküş ve yeniden doğuşun başlangıcıdır.

İlk etapta Dumrul ölümü inkâr eder ve meydan okur. “Bre Azrail dediğiniz ne kişidir?” sözü, onun kibirli ve her şeye hâkim olduğunu sanan benliğinin dışavurumudur. Ancak bu inkâr, kısa sürede yerini kabule bırakır. Azrail’in varlığı, Dumrul’un kontrol edemediği ilk güçtür; bu nedenle onun benmerkezci yapısında bir çatlak oluşturur.

Bu sahne, Erikson’un kuramındaki “Benlik bütünlüğüne karşı umutsuzluk” evresine giden bir dönüm noktasıdır. (Elkind, 1978, s. 36-37). Dumrul’un geçmişteki kibirli tutumu yerini, yaşamı sorgulayan ve ölüm karşısında boyun eğen bir yapıya bırakır. Özellikle ikinci yüzleşmede Dumrul’un annesi ve babası onun yerine can vermeyi reddeder, ancak eşi seve seve kabul eder. Bu an, yalnızca Dumrul’un insanlara ve sevgiye dair bakışını değil, aynı zamanda kendine dair farkındalığını da değiştirir.

Artık Dumrul, sınırsız bir güç arayışında değildir. Onun için önemli olan, yaşamın anlamı ve sevdiklerinin kıymetidir. Bu bağlamda Azrail, sadece bir ölüm figürü değil; aynı zamanda Dumrul’un “benliğini tanıma” sürecini tetikleyen sembolik bir aynadır. Kriz, Dumrul için bir yıkım değil, dönüşüm ve olgunlaşma fırsatıdır.

Yakınlığa Karşı Yalıtılmışlık: Sevgiyle Gelen Dönüşüm

Erikson’un Psikososyal Gelişim Kuramı’nda yer alan “Yakınlığa Karşı Yalıtılmışlık” evresi, bireyin genç yetişkinlik döneminde (yaklaşık 18–40 yaş arası) sağlıklı duygusal ilişkiler kurup kuramamasıyla ilgilidir. Bu evrede birey, başkalarıyla yakın ve sürdürülebilir bağlar kurmayı başaramazsa, yalnızlık, yalıtılmışlık ve yabancılaşma duyguları baskın hale gelir. Aksine, duygusal yakınlık kurabilen bireyler ise hem kendileriyle hem de başkalarıyla anlamlı bir bağ geliştirir.

Deli Dumrul’un yaşamındaki kırılma anlarından biri, eşinin onun için can vermeye razı olmasıdır. Bu sahne, Dumrul’un hayatında ilk kez gerçek bir sevgiyle karşılaştığı andır. Dumrul’un eşi, hiçbir karşılık beklemeden, içten bir bağlılıkla fedakârlık gösterir. Bu bağlamda, Dumrul’un daha önce kurmadığı sahici bir duygusal bağ kurma kapasitesi bu olayla tetiklenir.

Eşinin bu tutumu, Dumrul’da duygusal bir farkındalık yaratır. Daha önce otoriteye meydan okuyan, toplum normlarını hiçe sayan ve kendisini gücün mutlak kaynağı olarak gören Dumrul, bu noktadan itibaren içsel bir dönüşüm sürecine girer. Aşk, sevgi ve bağlılık, onun benliğinde yeni bir yapı kurar. Erikson’a göre bu tür bir yakınlık kurulamazsa birey, yaşam boyu yalnızlık duygusuna mahkûm olur; ancak Dumrul’un eşiyle yaşadığı bu yoğun duygusal deneyim, onun insanlaşmasının ve duygusal olgunluğa erişmesinin önünü açar.

Benlik Bütünlüğüne Karşı Umutsuzluk: Kibrin Kırıldığı Eşik

Erikson’un sekizinci ve son psikososyal gelişim evresi olan “Benlik Bütünlüğüne Karşı Umutsuzluk”, bireyin yaşamını geriye dönük olarak değerlendirip ya içsel bir bütünlük ve kabulle yaşlanması ya da pişmanlıklarla dolu bir umutsuzluk hissiyle karşı karşıya kalmasıdır. Bu evrede birey yalnızca geçmişine değil, ölümün kaçınılmazlığına da bakar; yaşadıklarının anlamını sorgular.

Deli Dumrul’un hikâyesinde bu evre, ölümle yüzleşme anında başlar. Azrail’in karşısında Dumrul’un daha önceki kibri ve meydan okuması yerini tövbeye ve içsel sorgulamaya bırakır. Bu, sadece bir ölüm korkusu değil; yaşamının anlamı üzerine düşünmeye başlamasının işaretidir. Dumrul bu noktada şöyle der:

“Bırakırsan ikimizin canını beraber bırak.”

Bu cümle, onun artık bireysel kurtuluş arayışında olmadığını, sevgi ve bağlılık gibi insani değerlere yöneldiğini gösterir. Daha önce toplumun dışına itilmiş, "deli" olarak yaftalanmış bir figürken; artık insanlaşma sürecine girer. Erikson’un bu evresiyle uyumlu şekilde, Dumrul geçmişteki davranışlarını sorgular, hatalarını fark eder ve kendini affetmeye yönelir.

Bu bağlamda, Dumrul’un yaşadığı değişim süreci, onun benlik bütünlüğüne ulaşma çabasıdır. Kibrin kırılması, benmerkezci yapının çözülmesi ve başkalarıyla duygusal bağ kurması, psikososyal gelişimin bu son evresiyle doğrudan örtüşür. Eğer Dumrul ölümle yüzleşmemiş olsaydı ne tövbe eder ne de yaşamını anlamlandırmaya çalışırdı. Bu durumda, eksik kalmış bir gelişim evresinin temsilcisi, yani Erikson’a göre psikososyal gelişimini tamamlayamamış bir birey olurdu.

Dolayısıyla Dumrul’un “deliliği” sabit bir ruhsal bozukluk değil, aksine dönüşümle tamamlanan bir gelişim sürecidir. Onun kibrinden arınması, sevgiyle tanışması ve ölümü kabullenmesi; benlik bütünlüğü yolunda attığı en önemli adımlardır. Bu da Erikson’un kuramında vurguladığı gibi, her kriz anının bir fırsata dönüşebileceğini gösterir.



Sonuç: Deli miydi, Arayan mıydı?

Deli Dumrul, Dede Korkut anlatıları içinde sıra dışı bir karakter olarak öne çıkar. Toplumun yerleşik normlarına göre “deli” olarak nitelendirilmesi, onun otoriteye başkaldıran, ölümden korkmayan, geleneksel yapıları sorgulayan tavırlarından kaynaklanır. Ancak bu “delilik”, sadece bir davranış bozukluğu değil; aynı zamanda bir arayış, bir kendilik inşası süreci olarak da okunabilir.

Erik Erikson’un Psikososyal Gelişim Kuramı, Dumrul’un bireysel dönüşümünü anlamlandırmak için işlevsel bir çerçeve sunar. Hikâyenin başında Dumrul, kimliğini güç ve zorbalıkla inşa etmeye çalışırken; ölümle yüzleştiğinde içsel bir kriz yaşar, sevgiyle tanıştığında ise değişim başlar. Kimliğe karşı rol karmaşası, yakınlığa karşı yalıtılmışlık ve benlik bütünlüğüne karşı umutsuzluk gibi evreler, onun yaşadığı dönüşüm sürecinin psikolojik boyutlarını ortaya koyar. Bu bağlamda Dumrul, yalnızca “deli” değil; aynı zamanda dönüşen, büyüyen ve anlam arayan bir bireydir.

Bu noktada şu soru belirir: Gerçek deli kimdir?

Toplumun çizdiği normların dışına çıkan mı, yoksa kendini hiç sorgulamayan mı?

Dumrul, başlangıçta kibirli ve kendinden eminken, hikâyenin sonunda tövbekâr, sevgi dolu ve içsel bir olgunluğa ulaşmış biridir. Bu yönüyle, Dumrul’un deliliği, aslında insani gelişimin bir metaforu haline gelir. Erikson’un da ifade ettiği gibi, her kriz bir gelişim fırsatıdır. Dumrul, bu fırsatı kullanmış ve dönüşmüştür.

Sonuç olarak, Dumrul’a “deli” demek yerine, onu psikososyal bir gelişim süreci içinde değerlendirmek, karakterini hem bireysel hem de toplumsal düzeyde anlamamızı sağlar. Onun hikâyesi, insanın içsel çatışmaları, kriz anları ve bu krizlerden doğan dönüşümlerle şekillenen evrensel yaşam yolculuğunun edebi bir yansımasıdır.

Kaynakça

Foucault, M. (2000). Deliliğin Tarihi (M. A. Kılıçbay, Çev.). İmge Kitabevi.

Elkind, D. (2019). Erik Erikson: İnsanda gelişimin sekiz evresi (A. Dönmez, Çev.).

Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi Dergisi (JFES), 47(1), 27–38.

Gürses, İ. & Kılavuz, M. A. (Tarih yok). Erikson'un Psiko-Sosyal Gelişim Dönemleri Teorisi Açısından Kuşaklararası Din Eğitimi ve İletişiminin Önemi.